19 Eylül 2018 - 16:44
News Code 3648018
0 Persons
Değişen ABD toplumu ve 2018 ara seçimleri

Ara seçimler ABD seçmenlerinin düşük katılım göstermesiyle meşhur politik aktiviteler olarak öne çıkıyor fakat bu seneki seçim birçok açıdan önemli bir dizi politik olayla çakışması açısından diğerlerinden ayrışıyor.

ABD siyasal elitleri, bugünlerde 6 Kasım’da yapılacak ara seçimlere odaklanmış durumda. Öyle ki ABD başkanı Trump evanjelik liderlerle yaptığı kapalı toplantıda, Demokratların ara seçimlerde başarı elde etmesinin ülke çapında sol şiddeti tetikleyeceği uyarısında bulundu.

Ara seçimlerin esasında bir tür genel seçim niteliğinde olduğu söylenebilir. Her dört yılda bir tekrarlanan ve başkanın ilk döneminin yarısına denk gelen bu seçimlerde Temsilciler Meclisi’ndeki 435 sandalye ve 100 üyeli Senato’nun 34 üyesi için seçmenler sandıklara gidecek. Şu an Senato ve Temsilciler Meclisi’nde siyasi aritmetik şöyle: Senato’da 51 Cumhuriyetçi, 47 Demokrat ve 2 bağımsız senatör bulunuyor. Temsilciler Meclisi’nde ise 237 Cumhuriyetçi ile 193 Demokrat bulunurken 5 milletvekilliği ise boşta. Ayrıca 50 eyaletin 34’ünde valilik seçimlerinin gerçekleşeceğini de belirtmeliyiz.

Katılım bu defa artabilir

Ara seçimler, ABD seçmenlerinin genellikle düşük katılım göstermesiyle meşhur politik aktiviteler olarak öne çıkıyor. Fakat bu seneki seçim, birçok açıdan liderlerin ve seçmenlerin önemli gördüğü bir dizi politik olayla çakışması açısından diğerlerinden ayrışıyor. Donald Trump seçildiği günden bu yana Washington’da bir türlü huzura kavuşamamış görünüyor. Son haftalarda Trump’ın yakın ekibinden Paul Manafort ve Michael Cohen’in itirafçı olmaları ve yargı mekanizmalarıyla işbirliğine gitmeleri, siyaset gündemini Trump’ın başkanlığının sürdürülebilirliği etrafında yoğunlaştırıyor. Devlet kurumlarından kendisine ardı ardına yönelen stratejik meydan okumalar, Trump’ın da bu ara seçimleri, kıskaçtan kurtulmanın bir yolu olarak görmesine neden oluyor.

Demokratların beklentileri

Trump cephesinde bunlar olurken, Demokratların ara seçimlerdeki temel stratejik hedefi Cumhuriyetçilerin Kongre’deki yasama gündemini belirleme yetkisini ortadan kaldırmak, farklı bürokratik pozisyonlara yapacağı atamaları engellemek, ülke çapında Demokrat Parti’nin ideolojisini ve değerlerini yansıtacak liberal yasaları geçirmek, 2020 başkanlık seçimlerine eli güçlü girebilmek. Demokratların ara seçimleri pozitif bir momentum olarak görme eğiliminde olduklarını söylemek mümkün. Demokratların seçimlerden mağlubiyetle ayrılması ise sadece politik bir iflas olarak görülmeyecek. Bu aynı zamanda son yıllarda kabaran gençlik aktivizminin ve onun sol varyantlarının pratik siyasete eklemlenememesine yol açacak ve en sonunda bu siyasal yükselişin bir toplumsal radikalleşme neticesine doğru evrileceğini söyleyebiliriz. Bu projeksiyonun gerçekleşmesi, ABD siyasetinde Cumhuriyetçilerin 2030’a kadar hakimiyetlerini devam ettirmesi anlamına geliyor.

Seçim aritmetiği ne gösteriyor?

Cumhuriyetçiler şu an Beyaz Saray’ı, Temsilciler Meclisi’ni ve Senato’yu kontrol altına almış durumdalar. Washington’da ara seçimlerin mavi (demokrat parti) mi yoksa kırmızı (cumhuriyetçi parti) mı dalga meydana getireceği konusunda tartışmalar sürüyor. Politika stratejistleri, olası bir mavi dalgayla Cumhuriyetçilerin Temsilciler Meclisi’ndeki hakimiyetleri gerçekten hasar alabilir mi, yoksa Demokratlar aşırı bir kendine güven mi içindeler sorusunu sürekli soruyorlar. Demokratların Temsilciler Meclisi’ni kontrol altına almaları için yaklaşık 23 sandalyeye ihtiyaçları var. Cumhuriyetçilerin 38 sandalyesi ise zor durumda. Ayrıca Cumhuriyetçi siyasetçilerden 23’ü emekli olacak ve bu durumla birlikte Cumhuriyetçilere ait toplamda 41 sandalye boşalıyor.

Demokratlar dikkatlerini ve enerjilerini Senato’daki seçimleri kazanmaya odaklamış durumda. Aslında bu strateji, ABD siyasetinin üzerinde yükseldiği değişen politik coğrafyayla da yakından ilgili. Temsilciler Meclisi için sahadaki durum Demokratlardan yana görünüyor. Kaliforniya ve Pensilvanya’da Demokratların ilave sandalyeler kazanması mümkün. Senato’da ise durum bu tablonun tam zıddını gösteriyor. Demokratlar Cumhuriyetçilere karşı savunma pozisyonuna geçmişe benziyorlar. 35 sandalye için yarıştıkları Senato’da hali hazırda 9 sandalye Cumhuriyetçilerin elinde. Sorun şu ki Demokratların elinde tuttuğu 10 sandalye 2016 Başkanlık Seçimlerinde Trump’ın kazanması için oy veren yerlerden oluşuyor. Kuzey Dakota, Indiana ve Missouri, Cumhuriyetçiler açısından kırılgan mekanları oluştursa da, Batı Virginia ve Montana’da Demokratların pozisyonları seçimlerde avantajlı olduklarını gösteriyor. Mevcut politik güçlerini Senato’da muhafaza etmek için Demokratların iki sandalyeye ihtiyacı var. Bunlar Nevada, Arizona ve Tennessee’den gelebilir. Cumhuriyetçiler Senato’da durumlarını tahkim edeceklerini düşünüyorlar ve hatta daha fazla senatörün Cumhuriyetçi parti listesinden Senato’ya gireceğini düşünenler de mevcut.

Valilik seçimlerinin eyaletlerde ve federal düzeyde önemli etkileri olacağı düşünülüyor. Önümüzdeki başkanlık seçimlerinde valilerin seçim bölgelerini belirleme konusundaki yetkileri, valilik seçimlerini de önemli bir konuma yükseltiyor. Ohio ve Florida bu açıdan oldukça önemli. Cumhuriyetçi valilerin mavi eyaletlerde (yani Demokratların başkan olduğu alanlarda) popülerleştiği görülüyor.

Trump’ın yargıyla meselesi

Robert Mueller’ın soruşturma ekibinin başında olduğu Rusya’nın ABD başkanlık seçimlerine müdahalesi konulu araştırma, her geçen gün Trump’ın başını ağrıtıyor. Trump ekibinin en önemli iki ismi olan Michael Cohen ve Paul Manafort’un yargı makamlarıyla işbirliklerinin Amerikan seçmeninin nasıl etkileyeceği sorgulanıyor. Stratejistler bu gelişmelerin seçmenin olgunlaşmış düşünce kalıpları üzerinde çok kritik etkileri olmayacağını vurguluyorlar.

Ara seçimlerin 2020’de yapılacak başkanlık seçimlerini etkileyeceğini söylemek şimdiden zor. Reagan 1982’de, Clinton 1994’de, Obama 2010’da ara seçimlerde partileri oy kaybına uğrasa da ikinci dönemlerinde yeniden seçilmeyi başardılar. Fakat Demokratların ara seçimlerde oluşacak ezici üstünlüğü, Trump’ın beklenmedik politik ve hukuki zorluklarla karşılaşabilme neticesini doğurabilir. Trump’ın en büyük korkusu ise yasama organı eliyle kendisinin görevden azledilmesi. Bunun öncesinde Demokratların ara seçimlerde elde edeceği sayısal kazanç ve onunla eş giden psikolojik üstünlüğün, soruşturmalar ve meclis açık oturumlarıyla Trump açısından içinden çıkılamaz bir duruma evrilmesi mümkün.

Siyasette yükselen yeni sesler ve kutuplaşma

Bu seçim döneminde, Trump’ın başkanlık stilinden en çok rahatsız olan iki toplumsal kesimin, Demokrat Parti’de öne çıktığını belirtmeliyiz: Kadınlar ve gençler. Trump eğitimli kadınların sadece yüzde 23’ünün oyunu almayı başarabiliyor. Seçmen tabanını sürekli diri tutmak için Trump ya Amerikan kimliğine vurgu yapıyor ya da dinsel duyguları kuvvetlendirecek referansları öne çıkarıyor. Kritik bir dönemeçte olduğunu hissettiği bu dönemde Trump, ara seçim stratejisini Leninist bir politik ve pratik stille icra ediyor. Trump’ın söylem çözümlemelerinde sıkça rastlanılan “yerleşiklerin yerlerinden edilmesi” vurgusu bu açıdan oldukça anlamlı bir stratejinin ürünü olarak öne çıkıyor. Trump diğer yandan muhaliflerini veya potansiyel seçmenini ikna etme veya doğrulama yoluna gitmiyor. Trump’ın tek hedefi muhalif kesimleri adeta halkın düşmanı haline getirmek. Bu istikamette Trump zaman zaman medya organlarına, bazen de azınlıklara, istisna da olsa yeni yükselen sınıflara saldırıyor.

Şunu vurgulamak gerekir ki Trump’ın “yerleşik karşıtlığı”, Demokrat Parti’de de kendini gösteriyor. Eş zamanlı giden bu süreçte, Demokrat Parti’de yeni bir politik grup, aktör olarak yükseliyor. Vermont Senatörü, 2016 başkanlık adayı Bernie Sanders etrafından öbekleşen kadınlardan, gençlerden, azınlıklardan ve siyasetin profesyoneli olmayıp ilk kez aday olacaklardan müteşekkil toplumsal gruplar öne çıkıyor. Bunlar kendilerini “sosyalist” veya “demokratik sosyalist” olarak adlandırmaktan çekinmiyorlar. Demokrat Parti’nin yerleşik birçok figürüne savaş açmış durumdalar. Kısacası hem Demokrat Parti hem de Cumhuriyetçi Parti ideolojik olarak milliyetçi/dindar sağ ve demokratik sosyalizm uçlarına oturmuş durumdalar. ABD’de merkez siyaset her geçen gün etkisini ve temsilini toplumsal, elit ve ideolojik düzeylerde kaybediyor.

Trump ise yaşlı, beyaz ve üniversite eğitimi olmayan seçmenden epey yüksek oranda oy alıyor. Seçimlere katılım ve demokratik süreçlerde etkinlik gösterme, azınlık etnik gruplarında özellikle, siyahilerde azalış eğilimi göstermekte. Hal böyleyken bu faktör de Trump’ın başarısını sürekli kılıyor. Ayrıca ABD’de politik coğrafya kentsel ve kırsal bölünmüşlük içinde: Metropol olmayan yerlerde Trump oyların çoğunluğunu elde edebiliyor; bunun tek istisnası Ohio. Kısacası Trump bir yandan kültürel, öte yandan kuşaksal uçurumları kendi lehine kullanmayı biliyor. Bu sayede beyazlar Cumhuriyetçilere, azınlık kombinasyonları ise Demokratlara yanaşıyor.

Orta-Batı Amerika faktörü

Orta-Batı Amerika, 2016 başkanlık seçimlerinde Trump’a verdiği destekle yeniden gündeme oturdu. Çünkü bu coğrafya 2016 öncesinde Demokratları geniş ölçüde destekleyen bir nüfusu barındırıyordu. Orta-Batı Amerika’dan kast ettiğimiz coğrafya Pensilvanya, Ohio, Wisconsin, Michigan ve Indiana gibi eyaletlerden oluşuyor. Orta Batı Amerika ABD’nin kültürel çevre bölgesi olarak da adlandırılıyor. 1929 Büyük Buhranı’ndan sonra Demokrat Parti’ye oy veren Orta-Batı Amerika nüfusu politik kültür olarak pasifizm, izolasyon ve güvercin dış politika yanlısı olarak tanınıyor. Trump’ın Orta-Batı Amerika’daki başarısının yanı sıra Orta-Batı kökenli siyasetçilerin yükselişine de tanık oluyoruz. Örnek verecek olursak Cumhuriyetçi Parti üyesi Temsilciler Meclisi sözcüsü Paul Ryan Wisconsin’den, Başkan Yardımcısı Mike Pence Indiana valiliğinden ve Trump’ın eski özel kalem müdürü Reince Priebus Wisconsin’den gelen Orta-Batı Amerikalı elitleri oluşturuyor. Ayrıca Demokrat Parti’nin Orta-Batı Amerika’da her geçen gün politik nüfuzunu kaybettiğini söylemek de mümkün.

Orta-Batı Amerika’nın iki önemli politik geleneği oy verme davranışlarını etkiliyor: İlk olarak Orta-Batı Amerika tarihsel ve toplumsal olarak siyahilere eşit hak verilmesinden yana bir pozisyonu benimsiyor. Obama’nın 2008 ve 2012 yılında seçilmesinde, bu eyaletlerin verdiği yüksek desteğin arkasından yatan dinamiğin de bu olduğu söylenebilir. Clinton ise bu seçmen havuzunu Bernie Sanders’a kaptırdı. Çünkü Clinton'ın oluşturduğu politik ittifakların bu toplumsal kesimleri oldukça rahatsız ettiği görülüyordu. İkinci önemli geleneğin ise (daha çok psikolojinin alanına girse de) bir toplumsal değer olarak “dürüstlük” olduğunu söyleyebiliriz. Clinton’un diplomatik yazışmalarının ortalığa dökülmesi, bu süreçte söylediği birçok yalan ve içinde yer aldığı iletişim kazası, Orta-Batı Amerikalı seçmenlerin sadece yüzde 32’sinin Clinton’u güvenilir ve dürüst bulmasına sebep olmuştu. Bu seçmen havuzunun da başkanlık önseçimlerinde Bernie Sanders’a aktığını söyleyebiliriz. Kısacası tüm bu tarihsel, toplumsal ve kültürel dinamikler, Orta-Batı Amerikalı seçmenin Demokrat Parti’ye, özellikle onun yerleşiklerine şüpheyle bakmasına yol açıyor. Bu politik ve toplumsal eğilimlerin farkında olan Trump ise ticaret anlaşmalarına yaptığı sert ve tavizsiz vurgularıyla, aslında bu anlaşmadan çokça etkilenecek olan Orta-Batı Amerikalı seçmene sesleniyor.

Amerikan toplumu sınıfsal, kültürel ve kuşaksal bir değişim süreci içinde. Trump’ın 2016’da seçilmesi ve ara seçimlerde elde edilecek siyasal netice, bu makro-toplumsal dönüşümün ilk sinyalleri olsa gerek. Jeopolitik düzlemde, ABD artık küresel gelişmelerin toplam yükünü çekme ve meselelere dahil olma politikasını Amerika-sonrası (Post-American) bir küresel jeopolitiğe tahvil ediyor. Orta Batı Amerika’da yükselen politik ve kültürel trendlere benzer şekilde, ABD izolasyonu ve otantik değerlere dönüşü yüceltiyor. Ara seçimler de bu yükselen yeni siyasal ve toplumsal eğilimlerin bir temsili olacağa benziyor.

Bu yazı www.aa.com.tr ‘den alınmıştır.

Yazıda ileri sürülen fikirler yazara aittir ve IRNA’nın editoryel politikasını yansıtmayabilir.